“Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı de” sözü, çoğu zaman bir hayat dersi gibi aktarılır. Çıkarlarımızı korumanın akıllıca bir yöntem olduğu öğretilir. Ancak bu anlayış, bireyin karakterini aşındırıp toplumsal güveni zedelemez mi? Bir psikolog gözüyle baktığımızda, bu tutumun temelinde korku, fırsatçılık ve sosyal uyum kaygısı yatar. İnsan, doğası gereği çevresine uyum…
“Söz gümüşse, sükût altındır” derler. Ancak, haksızlık karşısında susmak gerçekten bir erdem midir, yoksa bir teslimiyet mi? Toplumsal hayatta sessiz kalmak çoğu zaman barışçıl bir tavır olarak görülse de bazı durumlarda bu, adaletsizliği normalleştiren bir kayıtsızlığa dönüşebilir. İnsan, sosyal bir varlıktır ve yaşadığı toplumun bir parçası olarak olaylara tepki vermekle…
Bir haksızlık gördüğümüzde ne yapıyoruz? Müdahale mi ediyoruz, yoksa “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyerek sessiz mi kalıyoruz? Bu söz, kişisel bir korunma refleksi gibi görünse de toplumsal duyarsızlığın ve bencilliğin en net ifadelerinden biri. İnsan doğası gereği kendini koruma içgüdüsüne sahip olsa da toplumsal yaşam yalnızca bireysel çıkarlarla…
Hepimizin hayatında geri dönüşü olmayan anlar vardır. Bir fırsatı kaçırırsınız, bir karar verirsiniz ya da bir şey olur ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. İşte, tam da böyle durumlarda halk arasında sıkça kullanılan o söz gelir akla: “Atı alan Üsküdar’ı geçti.” Ama asıl mesele şu, atı alan geçti de…

