Kimse bize nasıl insan olunur öğretmedi. Hayatta kalmayı anlattılar belki; başkalarına uymayı, kurallara boyun eğmeyi, sessiz kalmayı… Ama kimse, içimizdeki karmaşayı nasıl taşıyacağımızı, geçmişin gölgesinde nasıl dik duracağımızı ya da kendimizi sevmeyi nasıl öğrenebileceğimizi anlatmadı. Bu yüzden bazı insanlar kendi kendini yetiştirmek zorunda kaldı. Evde duyguları yasaklı bir dil gibiydi.…
Bir insanı yetiştirmek, bir ağacı büyütmekten daha sabır ister. Çünkü toprak suskun ama sadıktır; ne verirseniz alır, zamanla geri verir. İnsan öyle değildir. Verdiğinizi bazen görmezden gelir, bazen reddeder, bazen yıllar sonra farkına varır. Bu yüzden insan yetiştirmek, doğrudan bir karşılık bekleyerek yapılamaz. Beklentisiz bir çabanın, çoğu zaman da görünmeyen…
Bundan birkaç yıl önce, küçük bir atölye çalışması sonrasında bir katılımcı yanıma yaklaşıp şöyle demişti: “Hocam, bu anlattıklarınız gerçekten çok derin ve etkileyiciydi. Ama açık söyleyeyim, bunca emeğe gerek var mıydı?” O an duraksadım. Sadece bir teşekkür beklerken, bunun yerine emeğimin ‘fazlalığı’ sorgulanıyordu. O cümle zihnime çakılı kaldı. Belki de…
Bir unvanın hakkını vermek… Türkiye’de kulağa güzel gelen ama pratiğe gelince dikenli yollarla örülü bir ideal. Bugün size, sadece işini doğru yapmaya çalışanların neden çoğu zaman “yalnız” kaldığını, hatta sistemin bizzat kendisi tarafından “yan yollara” davet edildiğini anlatmak istiyorum. Her şey diplomanızla, sertifikanızla ya da mesleki yeterliliğinizle başlamıyor artık bu…
Günümüz dünyasında emek, çoğunlukla yalnızca üretimin bir parçası gibi görülüyor: Bir görev tamamlanır, bir sonuç alınır ve süreç hızla unutulur. Oysa emeğin insan ruhunda çok daha derin, neredeyse görünmez bir yankısı vardır. Emek; yalnızca bir işi yapmanın değil kendimizi o işe katmanın, kendi varoluşumuza bir anlam verme çabasının sessiz hikâyesidir.…
Bir çocuğun gözlerine baktığınızda, sadece masumiyeti değil, aynı zamanda geleceği de görürsünüz. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, yalnızca bir bayram değil; çocukların, yani geleceğimizin önemini hatırlatan bir gün. Bir klinik psikolog olarak çocukların gelişim süreçlerine dair birçok hikâye dinledim. Onların dünyaya nasıl baktıklarını, nasıl bir gelecek istediklerini duydukça…
Danışanlarımdan biri, “Ne yediğim beni neden bu kadar etkiliyor?” diye sorduğunda, aslında çok temel bir gerçeğe parmak basıyordu. Beslenme sadece bireysel bir mesele değildir; sağlıklı veya sağlıksız beslenme, ruh halimizden zihinsel işleyişimize, hatta toplumsal ilişkilerimize kadar her şeyi etkiler. Çünkü iyi oluş, sadece bireysel değil, toplumsal bir denge meselesidir. Araştırmalar,…
Geçen gün bir danışanım, içinden çıkamadığı bir yalnızlık hissiyle bana geldi. Konuşmasının bir yerinde, “Sanki dünya büyük bir kaos içinde ve herkes kendi derdine düşmüş gibi…” dedi. Ona, “Gerçekten öyle mi?” diye sordum. Çünkü biliyorum ki insan ruhu, doğası gereği bağ kurmak ister. Dayanışma, insanın yalnızlığına karşı ürettiği en güçlü…
Modern kadının omuzlarındaki ağır yükü, “hem anne hem kariyer” olma idealinin ardındaki çelişkileri ve bu durumun psikososyal etkilerini eleştirel bir mercekle incelemek istiyorum. Zira, bu ideal, kadını sıkıştıran, özgürlüğünü kısıtlayan ve derin bir iç çatışmaya sürükleyen bir toplumsal beklenti haline gelmiş durumda. Toplum, kadından hem şefkatli bir anne hem de…
Politik sahnede sert söylemler ve keskin tavırlar, yalnızca ideolojilerin değil, bireysel ve toplumsal bilinçdışının da bir yansımasıdır. Sigmund Freud’un psikanalitik kuramı, bu olguyu anlamamız için derinlemesine bir perspektif sunar. Freud’a göre insan zihni, arzular, korkular ve bastırılmış duygularla doludur. Politik liderlerin ve kitlelerin sert söylemleri, çoğu zaman bu içsel çatışmaların…

