Kimse bize nasıl insan olunur öğretmedi. Hayatta kalmayı anlattılar belki; başkalarına uymayı, kurallara boyun eğmeyi, sessiz kalmayı… Ama kimse, içimizdeki karmaşayı nasıl taşıyacağımızı, geçmişin gölgesinde nasıl dik duracağımızı ya da kendimizi sevmeyi nasıl öğrenebileceğimizi anlatmadı. Bu yüzden bazı insanlar kendi kendini yetiştirmek zorunda kaldı. Evde duyguları yasaklı bir dil gibiydi.…
Bir insanı yetiştirmek, bir ağacı büyütmekten daha sabır ister. Çünkü toprak suskun ama sadıktır; ne verirseniz alır, zamanla geri verir. İnsan öyle değildir. Verdiğinizi bazen görmezden gelir, bazen reddeder, bazen yıllar sonra farkına varır. Bu yüzden insan yetiştirmek, doğrudan bir karşılık bekleyerek yapılamaz. Beklentisiz bir çabanın, çoğu zaman da görünmeyen…
Bundan birkaç yıl önce, küçük bir atölye çalışması sonrasında bir katılımcı yanıma yaklaşıp şöyle demişti: “Hocam, bu anlattıklarınız gerçekten çok derin ve etkileyiciydi. Ama açık söyleyeyim, bunca emeğe gerek var mıydı?” O an duraksadım. Sadece bir teşekkür beklerken, bunun yerine emeğimin ‘fazlalığı’ sorgulanıyordu. O cümle zihnime çakılı kaldı. Belki de…
Bir unvanın hakkını vermek… Türkiye’de kulağa güzel gelen ama pratiğe gelince dikenli yollarla örülü bir ideal. Bugün size, sadece işini doğru yapmaya çalışanların neden çoğu zaman “yalnız” kaldığını, hatta sistemin bizzat kendisi tarafından “yan yollara” davet edildiğini anlatmak istiyorum. Her şey diplomanızla, sertifikanızla ya da mesleki yeterliliğinizle başlamıyor artık bu…
Günümüz dünyasında emek, çoğunlukla yalnızca üretimin bir parçası gibi görülüyor: Bir görev tamamlanır, bir sonuç alınır ve süreç hızla unutulur. Oysa emeğin insan ruhunda çok daha derin, neredeyse görünmez bir yankısı vardır. Emek; yalnızca bir işi yapmanın değil kendimizi o işe katmanın, kendi varoluşumuza bir anlam verme çabasının sessiz hikâyesidir.…

